Post image
‘Öbürküler’in yarı acıklı hikâyesi

oburkuler-in-yari-acikli-hikayesi-396809-5

Yasemin EREN

Hayatımıza öyküleriyle girdi Mahir Ünsal Eriş ve çok sevildi. Öykülerinde iyilik ve kötülük, sevinç ve keder tıpkı hayattaki gibi iç içe geçiyor ve okurlarına inceden bir hüzün duyursa da hayatın küçük sürprizlerini hatırlatıp gülümsetebiliyordu. Eriş çok sevilen öykü kitaplarının ardından yazdığı romanla da edebiyat dünyamızda kalıcı olmaya niyetli olduğunu gösterdi. Şimdi ise yeni kitabıyla tekrar sevenleriyle buluştu. Mahir Ünsal Eriş’in merakla beklenen yeni romanı ‘Öbürküler’ Karakarga Yayınları’ndan çıktı. Kitapta Eriş’in anlatımına M. K. Perker’in birbirinden güzel çizimleri ve bölüm başlarında Nâzım Hikmet’in unutulmaz eseri Memleketimden İnsan Manzaraları’ndan bölümler eşlik ediyor.

Mahir Ünsal Eriş, Sait Faik Armağanı’nın 60.’sına değer görülmüştü, hatırlarsınız. “Gündelik yaşamın içindeki insanın zayıf ve güçlü yanlarını, gerçekçi sahnelerle ve vicdanlı bir dille kaleme almaktaki başarısı” gerekçe gösterilmişti bu ödüle. Ve ödülü alırken de Gezi’de kaybettiğimiz gencecik fidanları unutmamıştı… Günümüzde iyi edebiyatı bulmak başarıyken bir de bunun içine ‘vicdan’ ekleyebilmek çok daha büyük bir başarı olsa gerek. Yazara ya da edebiyata böyle bir misyon yüklenip yüklenmeyeceği tartışılır olsa da günümüzde en az bulunan değerlerden biri olan vicdanı eserlerinde arayan ya da hatırlatan bir yazar en azından takdir edilmeli.

Değişime açık yazar

Öbürküler, Mahir Ünsal Eriş’in öykülerinde gördüğümüz ve aşina olduğumuz dilden oldukça farklı bir dil kullanıyor. Biraz daha klasik, hatta nostaljik diyebileceğimiz bir üslup var romanda. Yazarın, kuşkusuz, bilinçli bir tercihi bu. Çünkü tüm çalışmalarını bir bütün olarak değerlendirdiğimizde aslında Mahir Ünsal Eriş’in değişimden, gelişimden, çeşitlilikten yana tutum aldığını görüyoruz. Okurlarının alışkın olduğu dilin dışında çıkarak bir bakıma risk alsa da yeni şeyler denemekten çekinmiyor. Öyküleri çok fazla seviliyor ve bekleniyor olsa da roman yazmaya devam ediyor. Çeviriler yapıyor. Kendini belli alana hapsetmek istemeyen bir tutum sergiliyor. Bir bakıma beğeniler ya da talepler doğrultusunda değil kendi hedefleri doğrultusunda devam ediyor gibi görünüyor. Bunun bir cesaret örneği olduğunun da altını çizmekte yarar var.

Öbürküler yalnızca dil bakımından değil anlattığı hikâye bakımından da nostaljik bir rüzgâr estiriyor. 1960’lı yılların Türkiye’sinin anlatıldığı kitapta Anadolu’dan İstanbul’a göç, o dönemde azınlıkların yaşadığı sorunlar, devrin nasıl ve ne yönde değiştiği, komşuluk ilişkileri, heveslerini/hayallerini bırakıp gitmek zorunda kalanlar ve daha pek çok şey anlatılıyor. İki bölüme ayrılan romanın ilk bölümü Refik Halid Karay’ın, diğer bölümü ise Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın kıymetli hatırasına ithaf edilmiş. Bu ayrım ve atıf kuşkusuz sadece her ikisi de edebiyat tarihimiz açısından çok kıymetli yazarlar oldukları için yapılmamış. Hikâyenin ilerleyişi bakımından da bölümler ve yazarlar paralellik gösteriyor.

Kimdir Öbürküler?

İlk bölümde Niğde’den İstanbul’a göç etmek zorunda kalan Fahrettin Bey ve ailesinin öyküsünü okuyoruz. Öykünün ve dönemin gerçeklerine bağlı kalarak, abartıya gerek duymadan anlatılıyor olanlar. Tanıdık bir vekil aracılığıyla İstanbul’a tayini çıkan Fahrettin Bey, yaşayacaklarından içten içe korksa da bu maceraya atılmaktan başka çare bulamıyor, çünkü o vekile hayır diyemiyor. Evlerini, alışkanlıklarını, komşularını, anılarını, küçük ve huzurlu dünyalarını bırakıp yola çıkıyorlar. Yazar, Fahrettin Bey’in eşi Fevziye Hanım ve çocukları Sabire, Sacide ve Suat’la çıktığı yolculukta yaşananları, her birinin hissettiklerini, korkularını samimi ve akıcı bir dille anlatıyor.

Kitabın isminde yazarın oyuncu yanı öne çıkıyor. Öbürküler denince insanın aklına hem şu adı bile anılmak istemeyen, üç harfliler gibi farklı isimlerle anılan, varlıklar hem de yaşadıkları toplumun dışına itilen insanlar geliyor. Romanda da bir yanda Anadolu’dan İstanbul’a göçen bir aile diğer yanda İstanbul’da yaşayan ve şehrin değişimine tanık olan insanlar var. Bu ortamda yaşayan herkes diğeri için ‘öbürkü’ diyebiliriz. Kitapta başka öbürkülerin olduğunun da altını çizelim.

Niğde’den göçen bu ailenin İstanbul’da taşındıkları ev, Arnavutköy’de bulunuyor. Sahipleri 6-7 Eylül Olayları sonrasında vatanlarını, evlerini terk etmek zorunda kalan Rum vatandaşlar olan bu ev romanda oldukça önemli bir yer tutuyor.
Kahramanlarımız yeni bir şehre uyum sağlamaya çalışırken bir yandan da evin içinde yaşadıkları doğaüstü olaylar yüzünden huzurları kaçıyor. Yazar bizlere bu hikâyeyi anlatırken bir yandan da 60’lı yıllarda halkın nasıl düşündüğünü, neler yaşadığını ve siyasi atmosferin nasıl olduğunu da gösteriyor. Azınlık sorununa da değinen kitapta büyük bir drama şahit olmamıza rağmen bir duygu sömürüsü ya da abartıya rastlamıyoruz. Olaylar hikâyenin gerçekliği içinde incelikle aktarılıyor.

Hurafeler ve gerçekler

Kitabın Hüseyin Rahmi Gürpınar’a atfedilen ikinci bölümünde ise ilk bölümde anlatılan doğaüstü olayların içyüzünü öğreniyoruz. Yazarın batıl inançları ve cehaleti eleştiren tavrı herkesçe bilinir. Eleştirilerini mizah yoluyla yapan Gürpınar, romanlarında toplumsal eleştiriye çokça yer verir. Gürpınar deyince aklımıza ilk gelen romanlardan biri ‘Gulyabani’dir kuşkusuz. Bu romanda yazar cin, peri ve gulyabani gibi boş inançların kötüye kullanılarak saf ve namuslu insanların nasıl kandırıldığını vurgular. Romanın bu bölümünde de benzer bir duyguya kapılmak mümkün. Olağanüstü gibi gözüken olayların mantıklı açıklamalarına bu bölümde ulaşıyoruz okuyucular olarak.

Öbürküler, akıcı dili ve samimi anlatımıyla okuyucuyu saran, olayların ağırlıkta olduğu ama döneme ve ortama uygun betimlemelerin de yerli yerinde kullanıldığı bir roman. Yazar belli ki bu hikâye için özel bir dil oluşturmuş kendine ve gerek sözcük seçimlerinde gerekse kurduğu atmosferde dönemin ruhunu oldukça iyi yakalamış. 60’lı yıllara bir yolculuk yapmış gibi hissettiren romanı okurken yazar “bizi Menderes’in makadam yollarda sarsıla sarsıla giden otobüsünden indirip, asfaltta yaylanan damalı Impala’ya bindiriyor. Hasan Dağı’nı solumuza aldırıp, Haydarpaşa’da denizin laciverdiyle tanıştırıyor.”

(Birgün, 7.12.2017)

Facebook Yorumları

Bu Yazıya Hiç Yorum Yapılmadı.

SİZ DE YORUM YAZIN