Post image
Kurtuluş sadece kadından geçmez…

antabus-192x300

Emrah Temizkan

“Gelin Başı” ve “Hanımların Dikkatine” kitaplarından sonra Seray Şahiner üçüncü kitabı “Antabus”la okurların karşısında. Seray Şahiner, son kitabı “Antabus”da duyarsızlaştığımız üçüncü sayfa haberlerinden yola çıkarak kadının toplumda yaşadığı maddi ve manevi şiddeti yüzümüze vuruyor.

İsmini alkol tedavisinde kullanılan ilaçtan alan kitabı okurken şiddet mağduru Leyla‘nın hayatının orta yerine düşmüş gibi hissedip, bir yandan çocuklarını büyütüyor, Leyla’yla birlikte televizyona hapsoluyor, zor şartlarda çalışıp kaçacak bir yer arıyorsunuz. Gidebileceğiniz en uzak yer mahallenizdeki park. Daha uzağa gitmeye izin vermeyenler çıkıyor karşınıza. İçinizden Leyla’yı gitmesi için cesaretlendirmek geliyor, ama hem kendiniz hem de Leyla buna dur diyor. Antabus, bir kadının ekseninde anlatılsa da aslında bir tarafıyla buram buram erkek hikayesi.

seray2

Seray Şahiner’le televizyon mezunu olarak Leyla’yı, devlete benzettiği Leyla’nın amcası üzerinden kadın-erkek ilişkilerini ve Antabus’u konuştuk.

– Bir zamanlar konfeksiyonda çalışmışsınız siz de. Kitabı okurken Leyla’nın içinde bulunduğu koşulları bildiğinizi hissediyor insan. Nasıl anlatırsınız Leyla’yı?

Konfeksiyon atölyeleri çalışma şartları çok ağır, mesai saatleri çok uzun olan bir mecra. Asgari 12 saat ve fazla mesailerle birlikte, gözünü açtığın andan uyuyana kadar atölyedesin. Dolayısıyla özel hayatını da o saatler içinde yaşamaktan başka şans kalmıyor. Leyla da tüm hayallerini çalıştığı atölyenin şartlarıyla şekillendiren bir karakter. İstanbul’da gördüğü en güzel manzara, atölyede çalışan sevgilisi. Birlikte pastal atarak (masaya kesilmesi üzere kumaşı bir boydan bir boya sermek) sevgilisiyle yürüyüş yapmış addediyor kendini. Sınıf atlama kavramı bile el işçiliğinden sıyrılıp makineciliğe geçmek üzerine kurulu. Göçle geldiği İstanbul, onun için bu konfeksiyon atölyesinden ibaret. Ve konfeksiyon atölyesinin taşı toprağı altın değil.

– Leyla’nın eşi, babası ve abileri, fabrikadaki Ömer gibi baskın erkek karakterler var kitapta. Ve şiddetlerini bize de yaşatıyorlar. Nasıl adamlar anlattınız kitapta?

Feodal de denilebilir, ama aslında kapitalist mantıkla hareket ediyorlar. Leyla’yı bir meta olarak görüp, zarardan kar etme peşindeler. Hepsi Leyla’ya zarar veriyor zaten, ama bir başkasının verdiği zararı da, kara çevirecek cinliğe sahipler. Zorla kondukları doğal arazide kırmızı kurdele kesip açılış yaparak rant elde edenlerle, bir kızın beline bağlanacak kırmızı kurdele üzerinden başlık parası, kan parası alanların bir farkı yok… Leyla’nın hayatındaki adamların hemen hepsi şiddet kullanıyor, kendi acizliklerini bir başkasını aciz duruma getirerek bastırmak istiyorlar.

– Erkek karakterler nerede ayrılıyor birbirlerinden?

seray3 Nerede ayrıldıklarından ziyade nerede birleştiklerine odaklandım Antabus’ta. Hakimiyet kurma hırsında, iradeyi, söz hakkını birinin elinden almakta, kendilerine mecbur kılma dışında yaşam hakkı vermemekte birleşiyorlar. İşlerine geldi mi kadın çalışsın, ama parayı getirip tıkır tıkır ellerine saysın. Hatta Leyla maaşını bile kendisi almıyor, amcası gidip patrondan alıyor. Çalışmak bile bir ayaklarının üzerinde durma yolu değil, ayağını zincire vurma yolu olarak kullanılıyor Leyla için. Bütün bu güvenilmez adamların fikren birleştiği nokta, “kadına güvenilmez.” Kitaptaki en söz sahibi erkek, Leyla’nın amcası, bütün planları o yapıyor, Leyla üzerinden gelecek menfaatin en çoğuna o konuyor. Ama bu esnada sadece yardımcı olmaya çalışan, korumak için akıl veren kişi pozu kesiyor. Biraz devlete benziyor Leyla’nın amcası.

MİZAH LEYLA’NIN SUNİ TENEFFÜSÜ

– Erkekler Leyla’nın hayatında belli evrelerde bir şeylerini alıyor elinden. Bu yönden Leyla, kadınların hangi yönünü temsil ediyor?

Bütün kıstırılmışlığına rağmen, Leyla kadınların pes etmeyen, direnen yönünü temsil ediyor. Çaresizliğin getirdiği zekaya sahip. Ancak can havlinin getirdiği pratik çözümlerle hayatta kalabiliyor. Parmağımız kesildiğinde gazlı bez aramadan önce parmağı emip kanı durdurmaya çalışmamız gibi… Başkalarından medet ummayı kesince çaresinin kendi yöntemlerinde arıyor. Tek mücadele alanı kendi özgürlüğü de değil. Çocuklarını korumak için de sürekli tetikte. İçinde bulunduğu şiddet ortamında bir çocuğun hayatını kurtarmanın onu doğurmamak olduğuna inanıyor. Kendi iradesi dışında çocuk sahibi olduğunda da, çocuğu evdeki şiddetten azade yetiştirmeye çalışıyor. Ama babası gelmeden çocuğunu uyutmaya çalışmak ve dövmeye kalktığında çocuğun önüne siper olmaktan başka bir şey gelmiyor elinden.

– Televizyon Leyla’nın hayatındaki önemli bir dönemeç. Bu unsur kadınları kötü tabirle ”uyutmak” için yeterli mi?

Leyla’nın kapatıldığı evde televizyondan başka muhatabı yok. Ne öğrendiyse televizyondan öğrenmiş. Kendini “Televizyon Mezunu” olarak tanımlıyor. Ama televizyonun öğrettiği hayat bilgisinin gerçek hayatta karşılığı yok. Televizyondaki hayatı örnek aldığında, TV’deki kadın programlarının tavsiyelerini kendi hayatında uygulamaya çalıştığında, daha da çıkışsız hissediyor. Şiddetin eksik olmadığı bir evde, TV’den gelen, “çocuklarınızın yanında kavga etmeyin” anonsu, ancak acıklı bir efekt olabilir. Leyla, genel geçer tavsiyelerin hayatta geçersizliğini fark ettiği andan itibaren televizyonla dalga geçmeye başlıyor. Uyutucu yahut öldürücü bütün unsurların içinde onları yererek, ti’ye alarak kendine nefes alanı yaratıyor. Mizah, Leyla’nın hayatının suni teneffüsü.

seray

MUTLU FİNAL YAZMAK MÜMKÜN DEĞİL

– Diliniz son derece samimi. Rahatlıkla küfür kullanıyorsunuz. Okuyucuyla nasıl bir bağ yakalanıyor böyle bir tercihte?

Argoda “Camiden gelmek” diye bir deyim vardır, “Hapishaneye suçsuz olarak girmek” manasına gelir. Leyla’nın durumu tam da bu. Asıl ona dayatılan hayat bir nevi küfür. Böyle bir hayatı küfürsüz, argosuz anlatmayı ahlaklı bulmadım.

– Leyla’nın hikâyesi kimseye uzak değil. Leyla’nın dediği gibi örneğin evliyken tecavüz tecavüz sayılmıyor. Karısını döven adama karşı çıktığınızda, dönüp rahatlıkla karım o benim sorun yok deyip normalize ediyor. Leyla yalnızca üçüncü sayfada da değil; yan sokakta, üst katta, yemek yediğimiz lokantada… Bu açıdan bir yandan da bir farkındalığa, hatta herkesi bu anlamda kendi cehennemine mi davet ediyorsunuz?

Hiç bilmediğimiz evlerde çok iyi bildiğimiz hikâyeler yaşanıyor aslında. Yan evden gelen sesleri duymak için duvara bardak dayamak, yan evden gelen seslere kulak tıkamanın yanında daha ahlaklı. Kitabı yazarken derdim şiddet mağduru kadınların empati kurabileceği bir hikâye anlatmak değildi. Onların sesini duyup “ah yazık” deyip geçeni rahatsız etmekti. Şiddete alıştık. Önce “vah vah” deyip sonra “evlerden ırak” diye tahtaya vuruyoruz, mevzu “her koyun kendi bacağından asılır”a bağlanıyor. Sonra da “Kadınlar gününde karınıza pırlanta alın” reklamları… Kadınlara kasap vitrinindeki kuzu muamelesi yapılıyor. Ya üzülüp geçiyorlar ya “koruyalım” deyip söylemle eziyorlar. Oysa tanıklık görev yükler. “Kadınları koruyalım” söyleminin de bir yerden sonrası ötekileştirmeye varıyor. Koruma lafı üzerinden bile muktedirin himayesiyle hayat şansı bulan bir acz üretiliyor. Dayanışma değil, lütfetmeye dönüyor böyle olunca. Başımıza ne geliyorsa “koruyalım” diyenlerden geliyor.

– Milyonlarca Leyla umut için ne yapmalı sizce?

Leyla kurtulmak için yapabileceği her şeyi yaptı. Eve kapatılmış kadının kurtuluşu sadece kendisinden geçmiyor. Tanık olanlar ellerini taşın altına koymadığında sanık durumuna düşüyor. Şahit olmanın yüklediği sorumluluğu yerine getirmemiz lazım. Hem tanık olduğumuz olaylar için, hem bu olayların daha fazla yaşanmaması için tedbir almak için. Adalet mekanizmasının çok daha hızlı işlemesinin önü açılmalı, devletin de Leyla’nın kocasından bir farkı olmadığı sürece işimiz çok zor. Bize düşen şiddete yol açan, onu meşru kılan sistemi tıkamak yahut değiştirmek için mücadele etmek. Bir Leyla’nın sokağa çıkabilmesi için çok kişinin sokağa çıkması gerekiyor.

– Siz umudunuzu nerede buluyorsunuz?

Direniş ve dayanışmada. Bu, ev için de sokak için de geçerli. Şiddete maruz kalanın tek kurtuluşu kendisinden geçmiyor. İrade kullanamayacak hale getirilmiş çok insan var. Şiddet ortamını doğuran sistemi değiştirmek için toplumsal baskıyı arttırmamız gerekiyor.

– İki farklı final kurgulamışsınız kitapta. Zihninizde üçüncü bir final var mı?

Mevzunun güllük gülistanlık bir final yazacak hale gelmesini ben de isterim. Mevcut durumda ferah bitirip, “bakın isteyen kendini kurtarıyor”a getirmek istemedim. Çünkü bu bir kişinin istemesiyle değil, hepimizin topluca direnmesiyle varılabilecek bir esenlik hali. Üçüncü ve mutlu bir final hepimiz için mümkün olsaydı zaten bu kitabı yazmaya gerek duymazdım. (Birgün, 24.06.2014)

antabus-192x300Antabus/ Seray Şahiner/ Can Yayınları/ 108 s/ Fiyatı: 10.50

Bu Yazıya Hiç Yorum Yapılmadı.

SİZ DE YORUM YAZIN