Post image
‘Kadınların hak arayışı umarım öykülerde kalmaz!’

arife
Reyyan BAYAR

“Dört İsmail Bir Leyla”, şiirleriyle tanınan Arife Kalender’in ilk öykü kitabı. Kalender gündelik hayatın içinde görmezden gelinen, ayrıntılarda kaybolan, yok sayılan hayatlardan süzerek yıllardır biriktirdiklerini şiirsel bir anlatımla öyküleştiriyor. Arife Kalender’le kitabını konuştuk.

– Şiir yazarak başladığınız edebiyat serüveninizde şiir çevirilerinin yanında Edip Cansever, Gülten Akın, Nâzım Hikmet ve Behçet Aysan gibi pek çok şair üzerine incelemelerle yol aldınız; yolunuz hep şiirleydi bir anlamda. Şimdi ise yeni bir macera…

Şiir benim ana yolum. Uzun yıllar yazının içinde olanlar, bazı dönemlerde patikalara sapmanın, yan yollarda dolaşmanın güzelliğini ve zorunluluğunu bilir. Her tema, kendi giysisini, yazı türünü arar. Şiirde kendi söylemimi buluncaya, şiirin ne olup ne olmadığını anlayıncaya dek; öykü yayınlatmadım. Şiiri, anlatıyla, öyküyle bulandırmaktan, yapısını bozmaktan kaygı duydum. Yazıya boğulmaktan korktum. Bu bakışla, son yıllarda ara ara yazdığım öyküleri bu yıl yayımlatma kararı aldım.

– İlk kez bir öykü toplamıyla okur karşısındasınız. Şiirin, çevirinin ve bu incelemelerin öykülerinizdeki yansıması oldu mu? Neydi bunlar?

Elbette oldu. Tüm sanat disiplinlerinin birbiriyle ilişkisi kadar, öykünün, romanın, denemenin, şiirin de birbirlerine kıyı, kenar ya da iç içe durumları var. Öykülerimde yer yer şiirlere yer verdim. Hayatı bir tuval olarak kullanırken; şiirler, türküler de görüntüye, olaylara renk kattı. Kahramanlar ya da öykü öznesi kişiler, benim ya da başka şairlerin dizelerini anımsadılar. Kimi yerde Zeynep’in: “Gitme yârim yollarını kar basar/ Demiştim, dilim deyişlerden yara/ Çözemedim gömleğinin düğmesin/ Gel çözeyim sabah elim kırsınlar” dediği gibi doğaçlama türküler yer alırken; kimi yerde de öykü kişisi, ozan Nesimî’yi andı. “Bir ay doğar ilk akşamdan, geceden” diyen Arguvan türküsü de, kendi dizelerim de; kimi öykülerde yer alsa da şiire yaslanmamaya özen gösterdim.

– Dört İsmail Bir Leyla, ilk öykü toplamınız olmasına karşın öyküyle ilk tanışıklığınız değil anladığım kadarıyla. Az önceki soruyu tersten sorsam; yıllar boyunca yayımlamasanız da öykü yazmak şiirinizi ne yönde etkiledi?

Bir yazarın, öncellikle iyi bir okur olması ve edebiyatın başka dallarını da bilmesi gerektiğine inanırım. Yazıyı her zaman hayatımın ön sıralarına koydum. Önceliğim her gün dergileri okumak, okuduklarımı irdelemek, niteliği seçmek oldu. Bu bağlamda ağır işçi olduğumu söylersem yanlış olmaz. Şiirde; ustaları inceleyerek, başka ülke şiirlerini çevirerek, okuyarak şiirimin yerini tartma olanağı bulurken; öykülerde de aynı özeni aradım. İlk kez kalemi elime alıyormuşçasına telâşlı, kaygılı ve korku doluydum. Çünkü yazının kinci olduğunu, özen gösterilmezse, yazar kibri öne çıkarsa öç alacağını biliyordum. Öykü ve şiir çok yakın görünse de kuralları farklı. İkisini de ayrı ayrı odalarda nasıl besleyeceğimi, birbirlerine karıştırmadan nasıl yol alacağımı bugüne değin öğrenmiş olmalıyım.

“ŞAİRİ, YAZARI BU TOPLUMDAN AYRI DÜŞÜNEBİLİR MİYİZ?”

– “Şiirden taşanları öykü olarak yazmıştım” diye bir ifadeniz var. Şiirin bazı şeyleri ifade etmede yetersiz kaldığını anlayabilir miyiz bu söylediğinizden? Ya da nedir bu “şiirden taşanlar”, açıklamanızı rica etsem…

Şiir, koskocaman bir yaşamı nokta dokunuşlarıyla, imler, gösterge ve sezdirmelerle vermeye çalışırken; etkin ve yetkin biçimlere sığdırmaya çalışır. Sonsuzluğa açılan sayısız yol vardır şiirde. Zamanlar arasında, insanoğlunun doğadaki izini sürerken binlerce zerre üzerinde varlığınızı duyumsar, olmayanı arar, olanı sorgularsınız. Yani bir yaprağın ucundan yer altı dünyasına da inersiniz, evrenin öteki ucuna da gidersiniz. Küçüğün büyüklüğü ya da azın çokluğudur şiir bana göre.

Düzyazının alanı, daha çok nesneye, olaya, duruma yer vermeye olanaklı. Şiirden daha geniş bir zemine oturuyor. Dilin tüm olanaklarını kullanırken; temayı kuvvetlendirmek adına ek pencereler açabiliyor, yan bahçelerde gezinebiliyorsunuz. Ben böyle tanımlıyorum. İnsanı oturtacağınız bir yer, zaman, görüntü olanağınız var. Diyeceğinizi ister üstü kapalı, ister açık söylüyor, tanımlayabiliyorsunuz. Şiir, binlerce şeyin moleküller hâlinde sıkıştırılmış hâliyken; öykü daha açık, rahat ve görünür bir dünyayı sunuyor. Bu nedenle öyküdeki; düşsel ve düşünsel düzlem, yazacaklarınıza daha çok olanak sunabilir. Şiir betimleme ve açıklamayı sevmezken; bir olayı, durumu uzun uzun anlatmazken; öykü bunlardan yararlanabiliyor. Şiire sokamadığım, bol gelenleri öyküyle yazdım.

“ÇOCUK VE KADINLARIN HIRPALANMASI KAÇINILMAZ”

– Karakterleriniz aracılığıyla ele aldığınız konulara bakılırsa; kaleminizden sızan toplumsal yaralar da yansıyor/yön veriyor öykülere… Nasıl etkiliyor toplumsal olaylar bir edebiyatçıyı?

dort Neyi yaşarsanız onu yazarsınız genellikle. Geçenlerde bir şair arkadaşımın şiirini incelediğimde; son kitaplarının öncekilere oranla daha fazla hüzün, kaygı ve korku duyguları taşıdığını fark ettim. Şairi, yazarı bu toplumdan ayrı düşünebilir miyiz? Aynı karamsarlığın benim şiirlerimde ya da başkalarında da olduğunu söyleyebilirim. Sabahlara kahırla ve umutsuz çıkıyorsak bunu dilde değiştirebilir miyiz? Çevrimizdeki her şey; hayvanlar, ağaçlar, denizler, çocuklar, kadınlar, işçiler, göçerler kocaman bir demir çizmeyle ezilirken, her an ölümle burun buruna gelirken, her gün yaşamın bir yanı göçüyorsa… Bunlar yazdıklarımıza er ya da geç yansıyacaktır. Edebiyat, dil aracılığıyla insanın insana taşması, taşınması olduğuna göre; bu iletişimden toplumu ayıramayız. Elbette yazarı etkiler. Ama eserin niteliğini belirleyen şeyin temadan çok, onun işleniş biçimi olduğunu çoğumuz biliyoruz.

– Özellikle, kitaba adını da veren ‘Dört İsmail Bir Leyla’ öykünüzde, bir kadın cinayetinin dört erkeğin anlatımıyla kadının toplumsal yaşamdaki yeri, kadın bedeni algısı ve “namus” kavramı bağlamında meşrulaşıyor. Uzun zamana yayılmış bu öykülerde benzer sorunlarla karşılaşmamızı neye bağlıyorsunuz?

Kadınlar kendi mücadelelerini vermedikçe, erkeğe bağımlı yaşam sürecek. Baskı, kadın katliamı, yaşamın dışında tutma girişimleri, cinsel obje olarak görülmesi yeni değil ve bitecek gibi de gözükmüyor. Ekonominin, eğitim ve kültürün geldiği bu noktada çocuk ve kadınların hırpalanması kaçınılmaz.

– Şiirlerinizdeki kadınlarla, öykü kadınlarının benzer ya da ayrılan özellikleri var mı?

Her ikisinde de genel olarak bilinçli ve dirençli duruştan söz edebiliriz. Delibal’da Tanrı’ya kafa tutan, diklenen kadınlar; öykülerde yaşamın seyrini değiştirme çabasındalar. Dikkat edilirse öykü sonları alışılmış biçimde değil, tam tersine şaşırtıcı bitiyor. Buradaki kadınlar sancıyı oyalamayı öğrenmiş. Birçok öyküde, başka kadınlarla acıyı bölüşerek çoğalıyorlar. Kendilerine dışarıdan bakacak kadar bilinçli, sunulu düzenle dalga geçecek kadar cesurlar. Umarım bu hak ve kimlik arayışı şiirlerde, öykülerde kalmaz!

Dört İsmail Bir Leyla / Arife Kalender / Tekin Yayınevi / 144 s.

(Cumhuriyet Kitap Eki,09.03.2017)

Bu Yazıya Hiç Yorum Yapılmadı.

SİZ DE YORUM YAZIN