Post image
Cihat Zafer; Bu şehir huzur kokardı

Yazar Cihat Zafer, “Adapazarı’nda sokağa çıktığınızda, neşeyle, güvenle, huzurla dolardınız. Yaşadım ben o Adapazarı’nda. Bugün bu esenlikten eser yok” dedi.

Engin Arapoğlu: Başta Büyükşehir ve Adapazarı olmak üzere belediyelerin kültür sanat faaliyetlerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Cihat Zafer: Ellerinden geleni yaptılar. Akılları erdiği kadar. Güçleri yettiği kadar. Kültürcülerin yetkisi ne kadardı, bütçesi ne kadardı? Başkanların talimatı neydi? Haksızlık etmek de istemem ama hutbede dut yemiş bülbüle dönen hocaya oğlunun dediği gibi, ne söyleyeceğini bilmiyorsan minberden inmesini de mi bilmiyorsun. Nargileye, dedikoduya, kişisel düşmanlıklara ayrılan süre kültür sanat için mücadeleye ayrılandan daha az mıydı yoksa? Serdivan güzel işler yaptı. Yapmaya da devam ediyor. Adapazarı Belediyesi uzun zamandır hayaletten farksızdı. Adapazarı Belediyesi’nden kültürle ilgili bir başarı beklemek yoğun bakımdaki hastadan kalkıp koşmasını beklemek gibi bir şey olurdu. Yeni başkan Mutlu Işıksu iletişime açık, iyiniyetli, kültüre saygılı, bir şeyler yapmaya hevesli görünüyor, en azından kültürün değerini biliyor, yazara, çizere, sanatçıya hürmet ediyor. Ekrem Yüce tam bir muamma. Umarım hakkında bir yargıda, eleştiride bulunmamıza fırsat vermeden dönemini tamamlamak gibi kötü bir şaka olarak geçmez şehrin hafızasına. Hadi dayanamayıp yine sorayım, Sakarya Büyükşehir’in bir kültür envanteri var mı? Kaç sanatçımız var biliyor muyuz? Kaç ressamımız var, kaç yazarımız var, kaç müzisyenimiz var? Toplasan bir elin parmaklarını geçmeyecek sanatçısıyla nasıl iletişim kuruyor, kuruyor mu? Ne veriyor, ne sağlıyor onlara? Diyelim on, yirmi, otuz sanatçısı var, onlara yakın köylerde birer ev tahsis etse, lojman olarak, mülk bağışlamayacak yani, birer asistan görevlendirse, lazım olduğunda araç gönderse, onları uluslararası, ulusal toplantılara gönderse, yolunu, otelini ödese, sanatçı dostlarını şehre davet etmelerini sağlasa, otel, yemek masrafını karşılasa, günaha mı girer yerel yönetim? Bununla görevli yükümlü değil mi aslında? Engelliler için sosyal sorumluluk projesi kadar kıymeti yok mu hayatla aramızdaki engelleri kaldıran sanatçılar için para harcamanın?

İLETİŞİM CİDDİ BİR İŞTİR

Bütün başkanlar için mi söylüyorsunuz bunu?

Cihat Zafer: Aziz Duran döneminde, özellikle son döneminde, Fahri Tuna’nın da kişisel gayretleri, yaptıkları, yapmaya çalıştıkları, son 10 yılda yapılanlardan çok daha ileriydi. AKM’nin açılışı, kulisi, soyunma odası olan ilk tiyatro salonu, galada Zihni Göktay’lı Lüküs Hayat, Sait Faik Doğum Günü kutlaması, Zeki Alasya, Perihan Savaş, Salih Kalyon, Selçuk Yöntem’li, Neşet Ertaş’lı etkinlikler yaptı Fahri Tuna, Aziz Duran döneminde. İsimlerini unuttuklarım çoktur. Maksadım liste yayımlamak değil. Çok kitap yayımladı Büyükşehir’de Fahri Tuna. Faik Baysal’ı yaşarken onore etti, çok mutlu etti. Efendim şimdi de ünlüleri getiriyoruz diyeceklerdir. Yerli ve milli duruş falan diyeceklerdir. Peki, Kayseri’deki, Konya’daki, Malatya’daki etkinliklerden ne farkı var Sakarya’dakilerin? Oralarda da aynı isimler, aynı konserler, aynı konular, aynı başlıklar. “Copy paste” diyorum ya, “aynen” diyorum ya. Hah, kültürde de, Aziz Duran’dan sonra Sakarya’da şimdi konuşma hastalığımız olan “aynen işler” yapıldı. Yerelde gündem tek yazarın heykelleştirilmesine kilitlendi. Her yerde gördüğümüz isimleri, programları Adapazarı’nda da yapmak kültür sanat etkinliği yapmak demek değil. Eskiden olsa anlarım, taşraya kültür getirmiş olmak gibi bir gerekçesi olabilirdi bunun, şimdi öyle mi? Herkesin elinde akıllı telefonlar var, dünyayla aynı anda haberimiz oluyor her şeyden. Biz dünyaya ne veriyoruz? Bizim ürünümüz, eserimiz nedir, sanatçımız kimdir? Şimdi buna kafa yormak lazım. Haksızlık da etmeyeyim, siz büyükşehirsiniz ama bütçeniz komşu illerin ilçe bütçelerinin yarısı kadar bile değil. Ne yapmanız lazım? Dev altyapı projeleri mi? Yoksa kentsel doku çalışmaları, sosyal politika faaliyetleri mi, kültürel zemin oluşturmak mı? Yapılamadı. Bugün de marka mimarisi deyin, kurumsal iletişim deyin, itibar araştırması deyin, sosyal sorumluluk deyin, hiçbir ciddi karşılık göremeyeceksiniz. En son yine tam bir iletişim skandalı yaşamadık mı? Sakaryaspor, son maça formasının önünde “Kiralık” yazısıyla çıktı. Forma sponsoru bulamamışlar, formada reklam alanı kiralıkmış. Böyle mi söylenir bu? Şimdi bundan yerel yönetim dahil, ticaret odası dahil, valilik dahil herkes sorumlu değil mi? Sen öyle bir şey yapıyorsun ki, şehrin imajını, algısını yerle bir ediyorsun. Akıl alır gibi değil. İletişim bir iştir, ciddi bir iştir. Ekrem Yüce’nin yerinde olsam işi gücü bırakır, Sakarya’nın itibarına, algısına, iletişimine, kültürüne kafa yorarım. İlk işim Sakarya algısını net olarak tespit etmek olur. İtibar araştırması yaparım hemen. Algıyı ölçerim, imaja sonra çalışırım. Şehrin doğru ölçülerde gösteren bir boy aynasına ihtiyacı var. İletişimi ciddiye alan bir yerel yönetim anlayışına ihtiyacı var.

 

MUHAFAZAKARLARIN SAYGINLIĞI VARDI

Geçmişte sosyal demokrat bir belediye başkanı olan Ünal Ozan ile birlikte çalıştınız. Dünya görüşü olarak size daha yakın olması beklenen AK Partili ve “muhafazakâr” belediyeler sizinle çalışmak istedi mi peki?

Cihat Zafer: İstedi tabii, çalıştık da, çalışıyoruz da, bunda bir sorun yok kişisel anlamda. Eleştirilerim şahsi bir amaç taşımıyor. Bunu herkes bilir. Rahmetli Ünal Ozan gerçekten sosyal demokrat bir adamdı. Sağ sol kavgasına karakterini tapulamamayı başarmış bir adamdı. Yeni belediye binası açıldığında girişte asansörün yanındaki duvarda Ş. posteri gördük. “Eğilenler oldukça dik duranlar olacaktır” özdeyişi. Oy için yapmamıştı, seviyordu Ş.’nin duruşunu. Ünal Ozan’ın başkan olduğu SHP’li belediyede radyoda çalıştım, haber okudum, kültür sanat programları yaptım. Türkiye’de ilk canlı iftar ve sahur programlarını yaptım. SHP’li belediyenin radyosunda Sezai Karakoç, İsmet Özel, Said Nursi, Necip Fazıl, Atasoy Müftüoğlu, Cahit Zarifoğlu, Mehmed Zahid Kotku, İmam Gazali okudum. İftarda, sahurda hatim yayınladık, meal yayınladık. Kendimizi kandırmayalım, kimseyi yanıltmayalım, o dönemde belediye SHP’liydi ama şehirde muhafazakarların bir saygınlığı ve ağırlığı vardı. Sözleri geçerliydi. Ayrıca karşılıklı bir mutabakat vardı, bir tür iyi niyet anlaşması. Çok daha fazla dinliyordu insanlar birbirini, kutuplaşma sanırım bu kadar keskinleşmemişti. Sosyolojik olarak da böyleydi. Nasıl olmasın? Zengin de fakir de aynı mahallede oturuyordu. Birinin pirzola alması, diğerinin yarım kilo kıyma alması önemli bir fark oluşturmuyordu, çünkü mahallede sadece bir kasap vardı ve hepimiz sonuçta onun müşterisiydik. Ultra lüks siteler yoktu. Herkes hafta sonu sabahları Bonanza ve Küçük Ev’de Laura’yı seyrediyordu, cumartesi geceleri Bir Başka Gece, sonra da Türk Sineması. Cenk Koray’lı, Halit Kıvanç’lı, Orhan Boran’lı, Münir Özkul’lu, Adile Naşit’li yıllar. Aynı şeylere üzülüyor, aynı şeylere seviniyorduk. Dindarlar da sosyal demokratlar kadar ilerlemeci, yaşama sevinciyle dolu, mütehammildi, muhafazakâr olmayanlar da dindarlar kadar geleneğe bağlı, dine ve dindarlara hürmetkardı. Bunu atlamayalım. Zaten 60 darbesi dahil, 80 darbesi dahil neyi yıkmaya çalıştıklarını buradan anlayabilirsiniz. İlerici gerici, sağ sol, hatta Kürt sorunu dedikleri şey, ASALA da, PKK da, Osmanlı bakıyesi bu barış ve huzur toplumunu dağıtmak içindi. Madımak da bunun sonucu, faili meçhuller de, 28 Şubat da, 15 Temmuz da.

SOKAĞA ÇIKTIĞINIZDA, NEŞEYLE, GÜVENLE, HUZURLA DOLARDINIZ

Sorun muhafazakâr belediye sorunu değil mi diyorsunuz?

Cihat Zafer: Elbette değil. Muhafazakâr belediyeyle ne sorunum olabilir? Sorun muhafazakâr belediye dediğimizde başlıyor. Sanki sorun muhafazakarlık sorunuymuş gibi davranmak yanlış değil mi? Muhafazakârlar 17 senedir iktidarda. Ya solcu, devrimci, Kemalist, laikçi muhafazakârlar? Onlar tıkmadı mı ne kadar yazar, şair varsa içeri? Sabahattin Ali’yi muhafazakârlar mı öldürdü? Amin Maalouf’un son kitabını bu gözle okumak lazım. “Uygarlıkların Batışı”nı. Avrupa dahil uygarlığın batışının en hazin örneği, Çarlık Rusyası falan etkileri bakımından çok daha küçük ölçekli, asıl yakıcı örnek Osmanlı devletinin ve toplum yapısının çökertilmesi. Cumhuriyet, Osmanlı’nın devamıydı. Kim ne derse desin. Atatürk düşmanı olmayı, muhafazakâr ya da dindar olmak için yeter şart sananlar bu dediğimi sevmeyebilir, olsun, gerçek şu ki, Atatürk bir Osmanlı aydınıydı, askerdi tabii ama bugünün şartlarında çok görgülü, dünyayı tanıyan bir aydındı. Yapmak istediği şey devletin adı değişse bile, o devleti, o toplumu yaşatmaktı. Atatürk, hiç Atatürkçülük denen ucubenin içinde yaşamadı. İsmet Paşa’nın Lozan dönüşü söylediği “Bizi Müslüman olarak yaşatmamaya kararlı bunlar” lafını da doğru anlamıyoruz bence. 6-7 Eylül olayları, yakılmaktan kurtarılmaya çalışılan bir devleti, toplumu en az hasarla bir cendereden çıkarmaya çalışan Cumhuriyete karşı ilk ciddi suikast belki de. Bir tür 2. Dünya savaşına girmemiş olmamızı cezalandırmak. Neyse. Konuyu dağıtmayayım. Ama konu biraz da bu aslında. Huzur bırakmamak. Osmanlı yıkılırken bile asudedir. İstanbul 1950’ye kadar bütün eksikliklerine, çamuruna, fakirliğine rağmen bir masal şehridir. Ağaç var, deniz var, balık var, kuş var, su var. Çamlıca’dan inerek Anadolu yakasında denize dökülen içilebilir kaynak suyu olarak akan dere sayısı 300’den fazla. İnanamıyorsunuz değil mi? Şimdi o dereler kanalizasyon oldu. Necip Fazıl gibi acımasızca eleştiren bir şair, “Gecesi sümbül kokan / Türkçesi bülbül kokan” diyor İstanbul için. Adapazarı da böyleydi. Sokağa çıktığınızda, neşeyle, güvenle, huzurla dolardınız. Çiçek kokusu gibi, ıhlamur kokusu gibi, bol susamlı simit kokusu gibi, lohusa şerbeti, mevlid şekeri, aşure kokusu gibi huzur kokardı şehir. Bu söylediklerim hayali bir nostalji değil. Yaşadım ben o Adapazarı’nda. Bugün bu esenlikten eser yok. Toplumsal olanı bırakın, insan kendi içinde bile neşesiz, huzursuz. Kendi nefesimizde bile kalmadı o huzurun, neşenin çiçek kokusu. Bunun sebebi Erdoğan diyorlar. Yalan. Yanlış. Özgürlüğün bazı beyefendi ve hanımefendilere rezerve edildiği faşizan bir demokrasinin devam etmesini isteyenler öyle sanıyor. Oldum bittim Atatürkçülük tartışılıyor bu ülkede. Yazık değil mi? Ramazanda da sakız çiğnemek orucu bozar mı sakızı çiğniyoruz. Neyse. Ünal Bey başta beni işe almak istemedi, Zeki Aydıntepe’yle gitmiştik makam odasına, yeni binaya taşındıklarında. Ankara doğumlu olduğum için “Alamam seni” dedi. “ART’de Adapazarlı çocuklar çalışacak” dedi. Kendince pozitif ayrımcılık yapmak istiyordu. Zafer’de yazdığımı biliyordur elbette, ilk kitabım “Güneş Bizi Geçemez” yeni yayımlanmış, tescilli İslamcıyım yani. Kurtulamadık bu saçma sapan etiketlerden. Sosyal medya işte bu rezil kutuplaşmanın karşılıklı sövmeleriyle dolu. Erdoğan yerli araba tanıtıyor, adam altına başörtülülere hakaret eden yorum yazıyor. Cevap, füze yaptınız da başörtüsüne mi takıldı? Yazık bu ülkeye. Neyse, odadan çıkarken “Yarın size bir emanet getireceğim Ünal Bey” dedim. Şaşırdı. “Geçen sene Adapazarı konulu yazı yarışması açmıştınız, sizin Adapazarlı çocuklar iki satır yazamadılar, birinci ben oldum. Verdiğiniz plaketi geri getireceğim” dedim. Kıpkırmızı oldu. Saçlarını geri atardı eliyle, düz saçları vardı, ikide bir alnına düşer, saçlarını eliyle geriye taradı, “Yarın gel başla” dedi. Hatadan dönmek gibi bir alışkanlıkları da vardı o insanların. Şimdi Nuh dediysen Peygamber dememe devrindeyiz.

CAMİ DÜZELMEDEN ÇARŞI DÜZELMEZ

Ünal Ozan’ın zamanında daha mı demokrattık?

Cihat Zafer: Onu anlatmaya çalışıyorum ya. Değildik tabii. Belediye Ünal Ozan’dan ibaret değildi ki. Uğur Mumcu suikaste uğradı. Cenaze merasimini canlı yayınlıyor televizyonlar. ART kadrosu, aynı odada televizyondan izliyoruz. Bir gazeteci, ART’den maaş alıyor, işe geliyor mu, gelmiyor mu belli değil, ne iş yaptığını bilmiyorum yani, “Mollalar İran’a” diye bağırıp duruyor. Oralı değilim. Gittikçe şiddeti artıyor bağırmasının. Meğer beni kızdırmaya çalışıyormuş. Ben hiç üstüme alınmıyorum. İmam Hatipli bile değilim. Atatürk Lisesi mezunuyum. Memur çocuğuyum. İran devrimine hiç ama hiçbir zaman sıcak bakmamışım. Başka bir Müslümanlık hayali benim hayalim. O zaman yani. Sonunda bana “Bağıracaksın” demez mi? “Mollalar İran’a diye bağıracaksın.” Bunu söylerken tabancasını şakağıma dayamıştı. Bakın, devamını anlatmıyorum. Hiçbir zaman bu tür saçmalıkların kinini gütmedim. Ünal Ozan’ın başkan olduğu belediyenin koridorlarında, arkamdan “Şeriatçı köpek” diye bağırıldığını da unutmadım. Şimdi demokrasi falan diyorlar ya, tanıyorum ben onları. Yalan söylüyorlar. Unutmadım ama seksen öncesinde kalmış, kendini solcu sanan yobazlar olduklarını idrak edebiliyordum. Vakıa budur. 1993’de “Türkiye’de Sosyal Değişme” konulu panel düzenledim, ASM’de. Seçimler yaklaşıyor diye belediye demokrat görünecek. D. Mehmet Doğan, Yazarlar Birliği Başkanı “Sadece cenaze namazına değil Cuma namazına da giden Cumhurbaşkanlarına hazır olun” dedi de kıyamet koptu salonda. İnsanların buluşmaya, konuşmaya ihtiyacı var. Düşünceler sopa değildir. Düşünceler ne renk olurlarsa olsunlar, şemsiye gibidirler. Yağmurda, güneşte altına sığınmak içindirler. Kavga nedeni değillerdir. “Cami düzelmeden çarşı düzelmez” başlıklı yazımı okumanızı isterim. Bizim medeniyetimiz bir agora, bir AVM meydanı medeniyeti değildir. Bizim hayatımızın, çarşımızın, şehrimizin merkezinde cami var ve bugün cami, avlusundan minaresine, politize olmaktan tabureli cemaatine kadar kendisi bir dizi ciddi sorunlar yaşıyor.

 

“Çarşılar Trenler Hatıralar” kitabınızda Adapazarı’nın, Adapazarlıların geniş ve güzel bir tarifini yapıyorsunuz “Ada Pazar” yazınızda da zaten var bu? Tarifiniz günümüz için de geçerli mi?

Cihat Zafer: Yaptığım tarifler hiçbir şehir için, hiçbir yer için tam olarak geçerli değil. İstanbul da keşke benim anlattığım gibi olsa tam olarak. Adapazarı da. Onları ben kuruyorum biraz da. Öyle olmalarını istiyordum, istiyorum, bölük pörçük gerçeklerden herkes için faydalı bir hakikat kurmaya uğraşıyorum. “Okumayı olumlulandırmak” dediğim şey. Bambaşka taraflarını da yazabilirdim İstanbul’un, Adapazarı’nın. Kime faydası olacaktı bunun? Anlattığım Adapazarı’nda, İstanbul’da her şey güllük gülistanlık mıydı? Elbette değil. İstanbul’da da değildi. Mehmet Akif’in “Küfe” şiirini okuyun, “Safahat”ı okuyun, ne demek istediğimi anlarsınız. İlginç değil mi? Mehmet Akif, Halit Ziya Uşaklıgil, Aşkı Memnu’nun yazarı, Abdülhak Hamid, Şairi Azam, Makber şairi, Mithat Cemal, başka meşhurlar da var farklı fotoğraf karelerinde, bunlar büyükelçilik yapmış adamlar, Mithat Cemal Beyoğlu Noteri, mebusluk yapmış, Halit Ziya köşkte yaşıyor, Abdülhak Hamid Teşvikiye’de apartmanda yaşıyor, ipek halılara basıyor, kalburüstü adamlar, pantolonlar ütülü, ceketlerin kumaşı, kupu yerinde, gömlekler kolalı, yelekler tastamam, kravatlar ipek, fakat ayakkabılar yamuk yumuk, ya eski ya toz, toprak, çamur içinde. Yol yok, yol. Kaldırım yok İstanbul’da. Gerçeğin iki kaşının ortasına bakabilmemiz lazım. Yerli otomobil, iha, siha, denizaltı yapıyoruz ama hala belediyelerin en övündüğü hizmet asfalt. Dök dök bitmiyor arkadaş, ne kadar boşluk varsa, düşünün artık. Otuz yıldır İstanbul’un en mutena, şehircilik bakımından en avantajlı muhitinde yaşıyorum, burada yok doğru dürüst kaldırım. Şehir yıprak, yorgun, İstanbul bir yandan çöküyor, taşıyamıyor bu kadar yükü, bir yandan yeni belediyeler granit kaldırımlar yapıyor. Çelişki diz boyu. Kentsel dönüşüm, yapılması gereken yerde değil, en son yapılması gereken yerde yapıldı, Erenköy’de, Suadiye’de yapıldı. Gecekondu bölgelerini, çöküntü bölgelerini, periferide yıkık dökük yerleri kentsel dönüşümle rehabilite edecek olan TOKİ, gitti yeşil Bursa’nın orta yerine hançer gibi sapladı beton kuleleri. Her yerde bir müteahhit enflasyonu başladı. Nasıl bir tatlı kazanç getirdiyse artık beton. Sonunda Erdoğan, “İstanbul’a ihanet ettik” dedi. Ne kadar acı. İstanbul’u gelmiş geçmiş bütün siyasiler içinde tartışmasız en çok seven, ona en çok hizmeti geçmiş lider söylemek zorunda kaldı bunu. Bazen şakayla karışık, dünya tarihi ikiye ayrılır diyorum, bir Türklerin betonla tanışmasından önce, iki Türklerin betonla tanışmasından sonra. Erdoğan’ın bile söz geçiremeyeceği kadar sağlam çıktı beton. O kadar sağlam.

KUŞ SEMBOLÜYLE HABERLEŞME ÖNCE BİZİM EVDE VARDI 

Kardeşleriniz Serhat Demirel ve Zuhal Erol da kitaplar yayınlıyor. Edebiyata ailecek yatkınlığınızın kaynağı nedir?

Cihat Zafer: Bilemem. “Beyaz giyme toz olur” türküsünü çok severim. Sadece sözleri değil, bestesi de beni hemen sarar. Daha yeni öğrendim TRT’de bir radyo anonsundan. Meğer bu türkü benim dedelerimin memleketinin türküsüymüş. Belki de benim dedelerimden birinin türküsü bu. Öyle mutlu oldum ki. Belki bilmediğimiz bir damar vardır kökü edebiyata çıkan. Türk olmak, türkü sevmek yetmez mi? Babam mühendis, gençliğinde tiyatro sahnesine çıkmışlığı var amatör olarak, atasözleri, deyimler biriktirmiş el yazısıyla, çocukken o kartları görmüştüm. Dile, Türkçe’ye, bilgiye, kitaba saygı duyan bir babaydı. Annem ev hanımı, ne demekse kullanıyoruz işte, türkü sever, rüya görür, yorumlar, bir şeyler hep içine doğar, bahçe parmaklığına ala karga konar, haber mi getirdin der, konuşur onunla, kuş sembolüyle haberleşme Twitter’dan önce bizim evde vardı mesela. Kendim için bir şey diyemem, Zuhal’e ve Serhat’a sormak lazım bu soruyu. Ben onlardan biraz daha erken yola çıkmış olarak, eğer kabul ederlerse, onlara belki de yol açmış, yol göstermese de yolda onlardan önce yürümüş biri olarak, onların yazarlığında, eser vermelerinde azıcık bile pay sahibi isem daha ne isterim.

KENDİ ÇAĞINI GEÇEMEYEN, AŞAMAYAN HER YAPI GERİDE KALMAYA MAHKUM

Eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Cihat Zafer: Eklemek mi? Kısaltmak mı? Galiba kısaltmak lazım ama yapamıyorum. Şunu söylemek isterim özet olarak. Yakın zamanda, Türkiye Yazarlar Birliği’nin “Edirne’den Mostar’a Kültür Kervanı” programıyla Balkanlara gitme fırsatım oldu. Orada, Mostar’a yakın bir Türk köyü var, Poçiteli. Bozulmadan kalmış bir köy, adeta zaman içinde donmuş bir Osmanlı köyü. Gezinin arşivi için orada bir röportaj yaptılar benimle. Youtube’da o röportaj var, dinlemenizi isterim. (http://www.tyb.org.tr/kultur-kervanindan-izlenimler-cihat-zafer-34321h.htm) Poçiteli köyünü bizim gibi ziyaret eden her ülkeden insan vardı orada. Evlere baktım, Arnavut kaldırımlı sokaklara, ağaçlara, kıyısındaki ırmağa, insanların bu küçük Osmanlı köyüne hayranlık duyarak fotoğraflar çekmelerine ve şunları söyledim. Poçiteli’de bize güzel gelen şey, bizi kendine hayran bırakan şey, eskiliği değil. Eski olması, bozulmadan kalması değil Poçiteli’yi güzel kılan. Kendi döneminin yenisi olması. Kendi döneminin, modasının, zevkinin ilerisinde olması. Kendi çağını geçemeyen, aşamayan her yapı, her kurum yenilmeye, geride kalmaya, fakirliğe, cehalete, kavgaya mahkum. Mostar’daki Osmanlı köyünü güzel yapan, değerli yapan şey, eskiliği değil, kendi zamanının yenisi olması, kendi çağının ilerisinde olması. Yani çağının varlık neşesini yansıtması. Bakın, bizde, yani Osmanlı, Türk, Anadolu, İslam ortak kültüründe acının ve kahramanlığın her türlüsü var. Acının ve kahramanlığın her türküsü var. Neşe yok. Bize bir neşe lazım. Poçiteli’yi o devirde kuran neşe. Acıdan bir medeniyet kurmak mümkün değil. Acıyı kutsayarak bir medeniyet kuramayız. Hayat acılarla dolu ama onu katlanılır kılan neşedir. Medeniyet kurucu olan değer de neşedir. Ebû’l-Hasan Harakanî Hazretleri “Türkistan’dan Şam’a kadar kimin parmağına diken batsa, benim parmağıma batmıştır, kimin ayağına taş çarpsa benim ayağımı acıtmıştır. Bir kalpte hüzün varsa, o kalp benim kalbimdir.” diyor. Semerkandi Hazretleri, “Yeryüzü ve gökler adaletin üzerinde durur” diyor. Bu şehirler fethedilirken hangi neşe duyulduysa, o neşeyi yeniden duyabilmek. Bu evler yapılırken hangi adalet duygusu hakimse o adalet duygusunu yeniden hakim kılabilmek. Hamaset hastalığından bir an evvel kurtulmalıyız. Bizim işimiz geçmişle övünmek değil yarınları kurmaktır. Yarınları acı değil neşe kurabilir ancak. Yaşama neşesi, insan olma neşesi, okuma, anlama neşesi, yazma neşesi. Acıyı ve neşeyi bölüşme neşesi. Dünyayı, tabiatı, insanı sevme neşesi. Nefes almanın kıymetini bilme neşesi. Başkalarının değerini bilme neşesi. Birbirimizi sevebilme neşesi.

(Yeni Sakarya, 17.01.2020)

Bu Yazıya Hiç Yorum Yapılmadı.

SİZ DE YORUM YAZIN