Post image
Birey olamayan şiddete başvurur

resized_348fd-a918e307adobestock_121548257

Hatice SAKA

“Neden sokakta asık suratlı birbirine saygı duymayan insanlar var?’ Neden kadınlar eşlerinden şiddet görüyor?” Bu ve bunun gibi pek çok sorunun peşine takılıyoruz. Psikolog Prof. Dr. Doğan Cüceloğlu da bu soruların cevabını veriyor ve “Her birey önce kendiyle barışık olmalı” diyor. “Karı-koca, ebeveyn-çocuk olarak değil de insan insana konuşabilirsek şiddet son bulur” ifadelerini kullanan Cüceloğlu, “Sağlıklı bir toplum için evlenmeden önce doğru adımlar atılmalı” diye konuşuyor.

Her gün bir şiddet haberiyle güne uyanıyoruz. Hepimiz ‘Bu nasıl son bulur?’ demeden edemiyoruz. İşte Uzman Psikolog Prof. Dr. Doğan Cüceloğlu da bu sorunların temeline iniyor. Evlilikler sağlam olmadan toplumda sağlıklı bireyler yetişmeyeceğinin altını çizen Cüceloğlu, “Evlenmeden Önce” isimli yeni kitabıyla da bu konuyu irdeliyor. Şimdiye kadar onlarca kitap kaleme alan Cüceloğlu, “Mevcut bulunduğun kişiden memnun değilsen, sevebileceğin bir kişi ol ve ondan sonra evlen, çocuk doğur. Çünkü her çocuk ister istemez anne ve babasını rol model olarak alır” diyor.

* Siz çok uzun yıllardır aile, çocuk ve evlilik konusu üzerinde çalışıyorsunuz. Bu konuda uzmanlaşmış bir psikolog olarak evliliği nasıl tanımlarsınız ?

Evlilik, Türk Medeni Kanunu içerisinde, hukuken iki kişinin kendi rızasıyla ömür boyu bir arada yaşama ve sorumlulukları paylaşması olarak tanımlanmış. Tabi ben, bu yasal tanımlamaların ötesinde psikolojik ve sosyolojik olarak evliliğin ne anlama geldiği üzerinde duruyorum. Şunu açıkça söyleyebilirim, evlilik bir insanın hayatının en önemli ilişkisini temsil eder. Bunun farkında değilsen başın belaya girer ve mutlu olman mümkün olmaz.

* Ama kimse de mutsuz olmak için evlenmez ?

Şunu şöyle bir örnekle açıklayayım. Okullara davet ediliyorum. Orada velilerle konuşurken diyorum ki hepiniz çocuğunuzun okul başarısını önemsiyorsunuz. Çocuğunuzun okul başarısını garanti edeyim, ama asla başka bir şey isteyemeyeceksiniz diyorum, bakakalıyorlar. Bir de meslek başarısı var. ‘Meslek başarısı mı daha önemli yoksa okul başarısı mı?’ diye soruyorum ve ‘Tabi ki meslek başarısı daha önemli ‘diyorlar. Çünkü bu başarı insanı bağımsız kılar ve toplumsal konum yaratır. Bu yetti mi hayır. Bir de evlilik ve aile başarısı var. Önemli mi diyorum. Evet diyorlar. Özellikle bu soruda kadınların sesi daha çok yükseliyor.

* Meslekte başarılı olmak evliliği besleyen bir şey olmaz mı ?

Hayır, asla olmaz. Şu anda benim ülkemde meslek başarısı uğruna evlilik ve aile başarısı kurban ediliyor. Bunu farkında bile değiliz. Hakikaten evlilik ve aile konusunda başarılı olmayan kadın ve erkek meslek başarısının tadını çıkaramaz. Bir yerde bir şeyler aksar. Yaş ilerledikçe içinde bir vicdan azabı başlar. O bakımdan ben elimden geldiğince insanlarımızın evlilik ve aile başarısının önemini kavramasını sağlamaya uğraşıyorum. Her bireyin, daha evlenmeden önce “Kiminle evleneceğim, neden ben bu kişiyi seçiyorum” sorularını kendine sorup, düşünüp hazırlıklı olmasını önemsiyorum. Yeni kitabım da zaten bu amaca hizmet ediyor.

* Türkiye’de anne-babaların çoğu şöyle der: “Çocuğum benim gibi olmasın” ve bütün enerjisini bu yönde harcar. Ama siz diyorsunuz ki eğer çocuğunuzun sizin gibi olmasını istemiyorsanız evlenmeyin ve asla çocuk doğurmayın. Bu nasıl olacak?

Burada altan alta söylediğim bir şey var. İnsan her yaşta değişebilir. Beyinlerimizin öğrenebilen ve değişebilen bir özelliği var. Şu anda mevcut bulunduğun kişiden memnun değilsen, sevebileceğin bir kişi ol ve ondan sonra evlen, çocuk doğur. Çünkü her çocuk ister istemez anne ve babasını rol model olarak alıyor. Siz istediğiniz kadar “benim gibi olma şunu gibi ol” deyin , yine çocuklarınız size benzeyecek. Kendin olarak var olmaktan mutlu olunca, bir başkasına “merhaba” demelisin ve böylece o kişi de kendi gibi olmaktan mutlu olsun. Kendisiyle kavgalı bir insanın başkasıyla barışık olması mümkün değil. Herkesin kendini geliştirmeyi önemsemesi gerekiyor. Çünkü ne yaparsanız yapın, çocuğunuz sizin gibi olacaktır.

BİZİ KAYBETMEDEN BEN OLALIM

* “Ben” olmadan “Biz” olmak gerekiyor diyorusunuz. Doğu kültürü de ancak benliğinizi öldürürseniz kemale ulaşırsınız der. Ama modern dünya bunun tam aksini söylüyor. Sen her şeyden değerlisin diyor. Bu ruh halini aşıp birey ve toplum olarak nasıl sağlıklı bir “Biz”olabiliriz?

Biz ne düşünürsek düşünelim doğanın bir işleyiş tarzı var. Benim bugün geldiğim nokta şu. Allah insanı yaratırken insan olmayla ilgili temel özellikleri programlamış, biz buna fıtrat diyoruz. İnsanlar doğuyor, yaşıyor, multu oluyorlar, kederleniyor, yazıyorlar, çiziyorlar, sohbet ediyorlar, ölüyorlar. İkinci nesil ya bundan bir şeyler öğreniyor ya da binlerce yıl geçiyor. Bazı toplumlar yok oluyor, bazıları güçleniyor. İnsanın her yönüyle muhteşem karmaşık bir biyolojik yapısı var, bu konuda yüzlerce cilt kitap yazabilirsin. Psikolojik bir yaratık aklı ve gönlü var. Onun da kendine özgü bir sistemi ve gelişimi var. Sosyal, ekonomik ve siyasal bir yaratık. Bu yönleriyle de ele alabirsin. Bir de manevi yaşamı olan aşkın bir yaratık. Hayatına anlam vermeyi çok önemsiyor. Doğuştan itibaren hemen ilk altı saat içerisinde çocukta bu anlam arayışı başlıyor.

* Yani doğduğumuz andan itibaren anlam arayışına mı giriyoruz ?

Hayatın anlamını ancak kurduğun ilişkilerle bulursun. Çocuk, doğduktan altı saat sonra dünyaya anlam vermenin arayışına girer. İşte bu ilişkiyi bulamayan öpülüp, koklanmayan, bakımevlerine bırakılan çocukların yüzde doksan sekizi doğduktan 3 ay sonra bir hastalıktan dolayı ölür. Araştırmalarla kanıtlandı. Çünkü salgı bezleri dokunma ve bakışlarla çalışır. Yani benim ben olduğumu anlayabilmem için bir bize ihtiyacım var. Çocuk bilmiyor, ama anne-baba ortamı bunu sağlıyor. Hep “Ben” diyen kişi şu veya bu şekilde kendini boşlukta hissediyor. Yavaş yavaş ikinci nesillere bir bilgelik aktarmaya başlıyor. Ben ancak bizin içerisinde oluşur ve bizi kaybetmeden ben olmaya özen göster.

* Peki ilişkinin canı var tanımı ile neye işaret ediyorsunuz ?

Özellikle evlilikte ilişki bireylerden bağımsız yaşayan bir varlık olarak algılanmalı. Mesela bir kız ya da erkek herhangi bir sorunla ailesine gidince onlar, “Size değil ilişkinize yardım edeceğim. Doğal, değerli, potansiyeli olan ve saygı duyduğumuz bir ilişkiniz var” demeli. Hakikaten dünyanın en çoğaltıcı ilişkisi karı-koca arasında olandır. Oradan çocuk, sanat, edebiyat ve geleceğin toplumu çıkar.

Erkekler kral benim diyor

* Türkiye’de aileler sizin işaret ettiğiniz “Biz “olmayı başarıyor öyle değil mi ?

“Ben” ortamı buna denetim odaklı korku kültürü diyorum. Orada evlilik nasıl başlıyor. Baba, oğluna ‘İlk günden gözünü korkut, kadın kısmına güven olmaz yuları takar, ilerde çocuğun olacak. Onu da uyurken öp ne karına, ne çocuğa yüz ver, çekinsinler, herkes yerini bilsin, aileni reisi erkektir”diyor. Diğer tarafta kadın da ben olmanın yollarını arıyor. “Kız nikahta ayağına önce sen bas, hep senin dediğin olsun, erkekler kadir kıymet bilmez diyor.” İkisinin de arayışı ne “ben” olmak, ne güme gidiyor “biz” olmak. Bu ülkemizde çok yaygın, farkında bile değiliz insanın yüreği sızlıyor. İkisi de can yalnızlığının farkında değil. En yakın dost olabilecek iki insan, birbirinin düşmanı oluyor.

* O halde biz olmak nerede başlayacak ?

“Benim kral, benim dediğim olur “yaklaşımı uzun vadede çöküş, yalnızlık ve mutsuzluk getirir. Eğer bir toplum kutuplaşmadan birlik olmayı öğrenmek istiyorsa, nerede biz olduklarını keşfetmesi gerekir. “Biz” içinde bir “Ben” olmaları lazım. Dinimizi bütün derinliği ve değerleriyle incelediğin zaman da bu ortaya çıkıyor. Ayrılırken helalleşiriz. Hakkını helal et deriz. Demek ki Allah yaratırken biz kavramı içerisinde yaratmış. İşte bunun bilincine varırsan sadece insanların değil tüm yaratılmışların, her bir canın o büyük bizin bir parçası olduğunun farkına varırsın. Böylelikle biz yolculuğu içinde hizmet etmeye başlarsın. “Ben” olacak, ama bu benlik bize ait olacak. Bunu çok önemsendiğimin altını özellikle çizmek istiyorum.

* Birey olduğumuzda sağlıklı ilişkiler kurabiliriz. Ülkemizde birey olmak ise hiç çok kolay değil. Ailenden ayrı karar vermen mümkün değil. Bu denge nasıl kurulacak ?

İnsan, varoluşunda altı boyutun tanıklığını yaşamak istiyor. Birinci boyut, ‘bu ilişki de ben var mıyım?’ İkinci boyut olduğum gibi kabul ediliyor muyum? Çocuk buna hassas. Örneğin, abim ilk çocuğu kız olunca altı hafta yengeme küstü. O bebek bunu hissetti. Kendinde bir bozukluk olduğuna inandı.Üçüncü boyut bu ilişkide değerli miyim? Dördüncüsü güvenilir biri miyim? Beşincisi emek ve zaman vermeye değer miyim ? Sevilmeye layık mıyım? Altıncı boyut, hem birey olarak varım hem de ekibin bir parçasıyım. Eğer oğlanın annesi kocasıyla mutlu değil ise “sen önemlisin varsın” mesajını sadece oğlundan alıyorsa, hayatını tüm anlamı, çoşkusu oğlu ile olan ilişkisinden geliyorsa. Farkında bile değil ama el kızı oğluma benden alacak diye korkar.

* Yani birey olma dengesini kuramayınca mı sorun başlıyor?

Birey olma, ait olma dengesi biz de ait olmaya doğru gitmiş. Farkında bile değiliz. Sen kimsin diye sorsak kimse kendi adını söylemez. Bir yere konferansa ya da seminere gidiyorum. “Hoşgeldiniz hocam ben şube müdürü, ben buranın çaycısıyım” diyorlar. Hep ait olmalarla cevap veriliyor. Senin adın yok. Bu insanlar kötü ya da aptal değil. Her kültürün bir cümlesi var. Bizim cümlemiz “kimlerdensin”. Bu sağlıksız bir şey, birey olmayı engelliyor. İyi tarafı ise hep arkanda birileri olur ve sana sahip çıkar.

Çocuklar için çabalıyorum

* Çocuk terbiyesi konusunda çok fazla bilgi kirliliği var öyle değil mi ?

Önceden mahalle kavramı vardı. Sen çocuk terbiyesiyle ilgili o kadar bilinçli olmak zorunda değildin. Mahalle çocukları terbiye ederdi. Mesela senin çocuğunu yanlış yaparken gören bir komşu, “Sen bilmem kimin oğlu değil misin, bir daha bunu yaptığını görmeyeceğim. Yoksa babana söylerim. Ayıp bir daha yapma” derdi ve çocuklar, gençler kendilerine çeki düzen verirdi. Orada kocaman bir “Biz” vardı ve herkes birbirinden sorumlu idi. Artık aileler sanki mahalle varmış gibi devam edemez, ortada kocaman bir boşluk var. Mahallenin kaybolmasını da engelleyemezsin toplumsal değişim ve teknoloji o yöne doğru gidiyor. Hiç olmazsa aile, milli eğitim bakanlığı, yönetim olarak herkes bunun bilincine varıp, o eksikliği nasıl aile içerisinde, gidereceklerini öğrenmeleri gerekiyor.
“Geliştiren Anne Baba” kitabımda diyorum ki haftalık aile toplantıları yapın ve mahallenin işlevini ailenin içerisinde kendiniz kurun. Böylece çocuklar demokratik bir toplumun üyesi olarak yetişmeye başlar. Şablonlarla yönetmez ve bireysel seçimleriyle ilişkilerini kurmaya başlar.

resized_0e184-05643867_mg_9174copy
* Siz ,tıpkı bir film yıldızı gibi her yaştan, her sosyal gruptan binlerce takipçiye sahipsiniz. Başarınızı doğu felsefesinden beslenmenize bağlamak doğru olur mu?

Gerçekten gittiğim yerlerde her kesimden insandan sevgi görüyorum. Ben şu noktaya geldim. Kendim olmaktan utanmıyorum. Hatalar yaptım, kötü niyetli değildim. Daha sonra şunu fark ettim. Ülkemde benim gibi çok fazla insan var ve o insanlara ulaşmam lazım. Şimdi aldığım eğitim sayesinde kitaplarımla, konferanslarımla ve seminerlerimle insanlara ulaşıyorum. Asık bir suratla gelip, konferans sonunda hüngür hüngür ağlayarak yanıma gelenler oluyor. Bu adama kızamazsın bilmiyor ve bilmediğinin de farkında değil. Beni dinleyince mutlu oluyorlar ve “Allah razı olsun hocam” diyorlar. O nedenle ben şunu kaldırdım. İnsanları asla yargılamayacaksın. Hedefim yeni doğan çocukların olabilecek en iyi şekilde yetiştirilmesine hizmet etmek. Anne-babalık, karı- kocalık çok önemli, bu insanlar iyi yetişirse, yeni nesil de iyi olacaktır. Karşılığında sadece şunu istiyorum, beni ciddi olarak dinlesinler, eleştirsinler ve hayatlarına sahip çıksınlar. Bir kere yaşıyorsak hakikatı yaşayalım.

Bursa'da öfkeli koca 5 ve 3 yaşındaki kızlarının önünde eşini katletti

Bursa’da öfkeli koca 5 ve 3 yaşındaki kızlarının önünde eşini katletti

Kayseri'de 41 yaşındaki E.A üç çocuğu ve karısını öldürdükten sonra intihara teşebbüs etti

Kayseri’de 41 yaşındaki E.A üç çocuğu ve karısını öldürdükten sonra intihara teşebbüs etti

İstanbul Maltepe'de Elif ve Hira babaları Ali Y. tarafından öldürüldü

İstanbul Maltepe’de Elif ve Hira babaları Ali Y. tarafından öldürüldü

Seviyorum demek: Aslında sen bana aitsin

* Hayatımızın bir parçası haline gelen şiddet ve evlilik arasındaki ilişki üzerine neler söyleyeceksiniz ?

‘Korku Kültürü’ kitabımda bu sorunu daha çok irdeledim. Denetim odaklı korku kültüründe temel varsayım şu. Kendimi güvende hissetmem için diğerlerinden güçlü olmam lazım. Çocuk bu mekanizmayı beş yaşına kadar öğreniyor. Kültür yapısı içerisinde ise kadın sahip olunan bir yaratık. Erkek, sürekli güçlü olmak durumunda. Varoluştaki altı tanıklık boyutunu anlatmıştım. Erkek, “sen varsın ama ben istediğim zaman, ben verdiğim kadar değerlisin, güvenilir misin buna ben karar veririm, kendi başına iş yapma sor, sevilmeye layık mısın değil misin ben bilirim. Ailenin reisi benim” diyor. Burada aslında cariye ve karım arasında bir fark kalmıyor. Şiddet şurada ortaya çıkıyor. Erkek, şöyle düşünüyor: “O cahil kadın dediklerimi tutmuyor, ama ben onun hayatımdan çıkmasını istemiyorum. Çok güzel ve iyi hizmet veriyor. O cariyeyi başkasına vermek de istemiyorum, gözünü korkutmam lazım. Ara sıra dövmezsen şımarır. Hem onu çok kıskanıyorum çünkü seviyorum. “Bu kültürde seviyorum demenin anlamı bana aitsin sözüne tekabül ediyor. Bu şiddet konusu sadece kadın erkek ilişkisinde değil sürekli mevcut.

* Sınırların ihlali meselesi değil mi ?

Evet, mesela kaldırımda yürüyorsun. Senin yürüyeceğin kaldırıma araba gelip park etmiş. Ben Amerika’dan dönünce kendimi sokak köpekleriyle eşit gördüm. Fırsat bulduğum yerden kuyruğumu kıstırıp geçiyorum. Araba park etmiş, iki kişi geliyor yol vermiyor. Herhangi bir şekilde saygı gördüğüm yok. Sadece tanıdık biriyle karşılaşınca insan olduğumu hissediyorum. Mevki makam sahibi asık suratlı biriysen, hemen sana öncelik veriliyor. Bizi yöneten şablonların farkında değiliz. Şablonların yönettiği bir hayatı yaşıyoruz. Kendi seçimlerimizle değil, şablonlar tarafından yönetiliyoruz.

* Uzun yıllar Amerika’da yaşadınız orada durum nasıldı?

26 yaşında Amerika’ya gittim ve ilk altı ay içerisinde şunu öğrendim. İnsan-kadın, insan-erkek konuşabiliyor. 25 yıl orada yaşadıktan sonra bu ilişki şekline alıştım. İstanbul’a döndüğümde bir gün Suadiye’de sabahın beş buçuğunda yürüyorum. Karşıdan insan-kadın geliyor. Benim kafamda Amerikan şablonu var. Kadına günaydın dedim ve bana terbiyesiz dedi. Ülkemin en önemli sorunu insan insana konuşamıyoruz. Öğretmen-öğrenci , çocuk-baba değil, insan-insana konuşmalıyız. Çünkü hiyerarşik bir korku kültürü içerisinde yaşıyoruz. Acıma acınacak hale gelirsin derler ve empati kurmayı tavsiye etmezler. Aile şirketi, devlet dairesi, belediye, kamu neresi olursun herkesin mevki ve makamını yüzlerinden anlıyorum. En asık suratlı olan en tepedeki kişidir hiç şaşmaz. Zaten asık suratlı olmayanı müdür yapmıyorlar. Güleryüzlü biri olunca, kimse bunu dinlemez diyorlar. Halbuki bu insanları tanıyınca kötü olmadıklarını görüyorsun, son derece dirayetli, karakter sahibi iyi insanlar.

* Karşınıza çıkıyor mu bu gibi durumlar ?

Bir keresinde seminerdeyim. Adamın biri doksan dakika boyunca sanki beni dövecek gibi dinledi. Seminere ara verildi adama sordum “Beyfendi sizden bir şey rica edeceğim. Bana lütfen küfreder misiniz, Doğan senin Allah belanı versin der misiniz? “dedim. “Ne münasebet” diye karşılık verdi. “Ama sizin yüzünüz daha fazlasını söylüyor”dedim. Beş saniye geçmedi gülümsemeye başladı ve oğlunun da bu durumdan şikayetçi olduğunu söyledi. Amerika’da işyerinde asık bir suratla gidersen bu toplumsal şiddet olarak algılanır ve tepki görürsün. Sokaklarda yüzüyle birbirine küfreden insanlar var. Müslümanım diyen bu toplum son derece duyarsız ve bunun üzerine hiç konuşulmuyor. Yazık oluyor. Bu sorunlar ancak, sağlıklı karı- koca ilişkisi ve sağlıklı çocuk yetiştirme gerçekleşirse değişebilir.

* Bu şablon meselesini açar mısınız?

Trabzon’da minibüs müavini bir genç, yaşlı bir adama tokat atmış. Bu olaya anlatan öğrencim şöyle düşünmüş: “Burası Karadeniz, eyvah şimdi silahlar çıkacak, kaçmam lazım. ” Fakat yaşlı adam gence dönmüş ve “Sen bu tokadı bana attın demek ki bunu hak ettim” demiş. Genç donakalmış ve kavga çıkmadan konuşup sorunu çözmüşler. Şimdi bu yaşlı adam şablonlarla değil seçimleriyle yaşamayı seçmiş. Herkes kendine şunu sormalı. “Tepkisel mi yaşacağım yoksa seçimlerimle mi yaşacağım?“ ve “ Mesele hayatta kalkmak mı, yoksa hayatı yaşamak mı?”. Hayatta kalmayı en önemli şey olarak görüyorsan şablonlar seni götürür. Seçimlerinle yaşamak istiyorsan değerlere ihtiyacın var. Kendine yakışmayan şeyi yapmayacaksın. İmam cenazenizde “hakkınızı helal ediyor musun” diye sorduğunda herkesin dolu dolu “Helal olsun”demesini istiyorsan, ona göre değerlerinle yaşayacaksın.

(Yeni Şafak, 07.01.2017)

Bu Yazıya Hiç Yorum Yapılmadı.

SİZ DE YORUM YAZIN